Avusturya cinnet ile hafif pembe şapka arasında

Avusturya’nın cinneti ve girdabı: iş gücüne muhtaç olduğu insanı dini üzerinden şüpheli kılmak ve damgalayarak „kültürel ırkçılık“ yapmak

Viyana’nın köklü bir pastanesinde beyaz üniformasıyla kahve taşıyan genç bir Suriyeli ile Favoriten’in parklarında yaşanan şiddet, aynı ülkenin iki yüzü. Avusturya bir yandan göçmen emeğine muhtaç, öte yandan aynı insanları dinî kimlikleri üzerinden bir „sorun kategorisine“ yerleştiriyor. Üstelik bu kez damgayı vuran yalnızca siyaset değil: vergiyle finanse edilen bir devlet kurumunun, ÖIF’in „Integrationsbarometer“ araştırması. Suçla topluluğu ayırmadan okuyan bu dil, ne güvenlik getiriyor ne adalet — yalnızca girdabı derinleştiriyor.

https://www.instagram.com/p/DSZ2UV0DLBu/?igsh=MTR6Nnl4ZjkxbXplaA%3D%3D

Screenshot

Birol Kılıç, Viyana´dan gözlem ve analizler, 15.07.2027

Viyana’nın köklü pastane zinciri Aida’nın beyaz üniforması ve şapkasıyla müşterilere kahve taşıyan Suriyeli bir çalışanın görüntüsü, Avusturya’daki göç, iş gücü ve uyum tartışmasının bütün çelişkilerini tek karede topluyor.

Bir tarafta birkaç yıl önce sığınmacı olarak ülkeye gelen, Almanca kurslarına katılan ve henüz kusursuz konuşamasa da Avusturya kimliğinin bir parçası sayılan, sade ve halkın içinden bir işletmede çalışmaya başlayan genç bir Suriyeli bulunuyor. Diğer tarafta ise Viyana’da ve tüm Avusturya’da, çok genç yaşlardan itibaren bazı Suriyeli çocuk ve gençlerin karıştığı şiddet, uyuşturucu ticareti, hırsızlık, cinsel saldırı ve çete olaylarının toplumda yarattığı haklı bir korku — ve giderek tiksinti ve nefrete dönüşen tepkiler — var.

Sorun, bu iki gerçekliğin birbirinden ayrılmamasıdır.

Suç işleyenlerle çalışanlar, şiddete karışanlarla hayatını dürüstçe kurmaya çalışanlar aynı „Suriyeli“, ardından aynı „Müslüman“ başlığı altında toplanıyor. Böylece bireysel suçların hukuki sorumluluğu ortadan kalkmıyor, fakat giderek dinî bir topluluğun ortak suçuymuş gibi sunuluyor.

Bunun en çarpıcı örneği geçtiğimiz günlerde yaşandı. 9 Temmuz akşamı, Favoriten’deki Wielandpark’ta 12 yaşında bir çocuk bıçak çekerek üç genci yaraladı; 15 yaşındaki biri hayati tehlike geçirdi. Olay korkunçtur ve mağdurların yakınlarının öfkesi sonuna kadar haklıdır.

Fakat bu olay, tam da bu yazının anlatmaya çalıştığı şeyi gösteriyor. Çünkü haberlerde çoğu zaman geri planda kalan bir gerçek var: hem fail, hem de üç mağdur aynı kökenden, Suriyeli. Bu, bir „topluluğun topluma saldırısı“ değil; büyük ölçüde entegrasyon eksikliğinden, çok genç yaştan ve çözülemeyen çevre koşullarından kaynaklanan bir şiddet sorunudur ve bedelini en ağır biçimde çoğu zaman yine aynı topluluğun çocukları ödemektedir.

Buna rağmen olay, dakikalar içinde „göçmen şiddeti“ ve „Müslüman gençlerin tehlikesi“ başlığına taşındı. Oysa 12 yaşında, cezai ehliyeti dahi olmayan bir çocuğun trajik biçimde şiddete başvurması, bütün bir dinin ya da halkın ortak suçu ilan edilemez. Sorumluluk bireyseldir; çözüm ise damgalama değil, çocuk koruma, entegrasyon ve gerçek sosyal politikadır.

Sorun, bu iki gerçekliğin birbirinden ayrılmamasıdır.

Suç işleyenlerle çalışanlar, şiddete karışanlarla hayatını dürüstçe kurmaya çalışanlar aynı „Suriyeli“, ardından aynı „Müslüman“ başlığı altında toplanıyor. Böylece bireysel suçların hukuki sorumluluğu ortadan kalkmıyor, fakat giderek dinî bir topluluğun ortak suçuymuş gibi sunuluyor.

Cafe Aida’nın hafif pembe kimliği

Viyana’nın köklü bir pastane zinciri, Viyana’da yalnızca kahve ve pasta satan bir işletme değildir. Hafif pembe tabelası, pembe dekorasyonu, beyaz-pembe üniformaları ve uzun yıllar markayla özdeşleşen kadın çalışanlarıyla Viyana’nın nostaljik şehir kimliğinin parçalarından biridir.

Eskiden Viyana’nın  bu köklü bir pastane zinciri vitrininde çoğunlukla pembe etekli, bakımlı genç kadın çalışanlar görülürdü. Bu görüntü, belirli bir dönemin „Viyana zarafeti“ olarak hafızalara yerleşmişti.

Bugün ise aynı markanın üniformasını sakallı, genç bir Suriyeli sığınmacı taşıyor.

Birkaç yıl önce Avusturya’ya gelen, kısa Almanca ve uyum kurslarından geçmiş olması muhtemel bu genç, şimdi Viyana’nın en görünür noktalarından birinde müşterilere servis yapıyor. Almancası kusursuz değil. Fakat iletişim kuruyor, sipariş alıyor, kahve taşıyor, kibar ve bakımlı bir şekilde görevini yerine getiriyor.

Bu sahne, romantik bir „çok kültürlülük“ masalından önce, Avusturya’daki iş gücü açığının açık bir göstergesidir.

Belli ki Viyana’nın köklü bir pastane zinciri gibi köklü işletmeler, geçmişte bu alanlarda çalışan yerli kadın personeli artık yeterli sayıda bulamıyor. Düşük ücretler, vardiyalı çalışma, hafta sonu mesaisi ve hizmet sektörüne azalan ilgi nedeniyle boşalan yerler, yeni gelen sığınmacılar tarafından dolduruluyor.

Aida’nın hafif pembe kimliği böylece yalnızca Viyana nostaljisinin değil, değişen Avusturya iş piyasasının da simgesi hâline geliyor.

İş gücü açığının pembesi

Avusturya’da işsizlik ile iş gücü açığı aynı anda yaşanabiliyor. Bir tarafta iş arayan insanlar bulunurken, diğer tarafta gastronomi, bakım, temizlik, taşımacılık, turizm ve hizmet sektörlerinde işletmeler uygun personel bulmakta zorlanıyor.

Bunun nedeni yalnızca ülkede çalışabilecek insan bulunmaması değildir. Açık işlerin ücretleri, vardiyaları, hafta sonu çalışma şartları, ulaşım imkânları ve işin toplumsal itibarı ile iş arayanların beklentileri çoğu zaman örtüşmüyor.

Bu durumda boşluğu kim dolduruyor? Yeni gelen ve henüz daha iyi bir mesleki seçeneğe sahip olmayan sığınmacılar.

Beyaz üniformalı Suriyeli çalışan, bu nedenle yalnızca kişisel bir uyum başarısını değil, Avusturya ekonomisinin göçmen emeğine duyduğu ihtiyacı da temsil ediyor. Birkaç yıl önce devletin dil kursuna gönderdiği insan, bugün Viyana kültürünün en görünür markalarından birinin üniformasını taşıyor.

Bu, entegrasyonun somut hâlidir: Almanca öğrenmek, işe gitmek, müşteriye hizmet etmek, vergi ve sosyal güvenlik sistemine katkıda bulunmak, kendi hayatını kurmak.

Suriyelilerin görünmeyen yüzü

Suriyeli sığınmacılar Avusturya basınında çoğunlukla suç haberleri üzerinden görünür oluyor. Uyuşturucu ticareti, hırsızlık, cinsel saldırılar, park ve okul çevrelerindeki şiddet, çeteleşme ve farklı gruplar arasındaki çatışmalar ciddi sorunlardır.

Bu olayların üzeri örtülemez. Suç işleyen herkes, kökeni ve dini ne olursa olsun, Avusturya hukukunun öngördüğü ağır ve kesin sonuçlarla karşılaşmalıdır. Şiddet, kadın düşmanlığı, uyuşturucu ticareti ve çeteleşme „kültürel farklılık“, „uyum sorunu“ veya „travma“ gibi gerekçelerle mazur gösterilemez.

Fakat suç işleyen kişilerle geniş bir topluluğu birbirinden ayırmak gerekir.

Bir Suriyeli gencin işlediği suç, bütün Suriyelilerin suçu değildir. Bir Müslümanın işlediği suç da bütün Müslümanlara mal edilemez. Hukuk devleti bireysel sorumluluk üzerine kuruludur. Suçlu kimse cezalandırılır; aynı dine veya kökene sahip suçsuz insanlar değil.

Ne var ki Avusturya’daki siyasi ve medyatik dil, bu ayrımı giderek daha az gözetiyor. Bazı Suriyeli gençlerin karıştığı olaylar, hızla „Müslüman gençlerin şiddeti“ başlığına taşınıyor. Böylece köken, yaş, toplumsal çevre, suç türü ve bireysel sorumluluk geri plana itiliyor; Müslümanlık ise her sorunu açıklayan ortak etiket hâline getiriliyor.

Aida’nın önünde çalışan Suriyeli genç bu nedenle önemlidir. Çünkü o, suç haberlerinin arkasında kalan başka bir gerçeği gösteriyor: Almanca öğrenen, çalışan ve kendi hayatını kurmaya uğraşan binlerce insan da var.

Parklarda korku, iş yerlerinde ihtiyaç

Avusturya’nın yaşadığı çelişki tam da burada başlıyor.

Bir tarafta bazı genç grupların Viyana’nın parklarında, okullarında ve kamusal alanlarında yarattığı güvenlik sorunu var. Bu olaylar, mahalle sakinlerinin kendilerini güvensiz hissetmesine, çocuklarını parklara göndermekten çekinmesine ve göç politikasına duyulan tepkinin büyümesine yol açıyor.

Bu korkuları küçümsemek yanlıştır. İnsanların güvenli bir mahallede yaşama, çocuklarını korkmadan dışarı çıkarma ve kamusal alanları huzur içinde kullanma hakkı vardır.

Diğer tarafta ise aynı ülkenin ekonomisi, Suriyeli sığınmacıların emeğine giderek daha fazla ihtiyaç duyuyor. Aida’nın beyaz üniformalı çalışanı, bu ihtiyacın en görünür örneklerinden biridir.

Dolayısıyla Avusturya’nın önündeki mesele „Suriyeliler iyi mi, kötü mü?“ gibi ilkel bir soru değildir.

Asıl soru şudur: Suç işleyen azınlık nasıl kararlılıkla cezalandırılacak, aynı zamanda çalışan, dil öğrenen ve topluma katılan çoğunluk nasıl toplu damgalamadan korunacaktır?

Sağlıklı bir devlet politikası bu iki görevi aynı anda yerine getirmelidir. Güvenliği sağlamakla ayrımcılığı önlemek birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, hukuk devleti ikisini birlikte yapmak zorundadır.

Suçun adı suç olmalıdır

Avusturya siyasetinin bir bölümü, tek tek suç olaylarını dinî ve kültürel bir toplulukla ilişkilendirerek seçmen korkusunu kullanıyor. Bazı Müslüman kuruluşlar ise şiddet, suç ve çeteleşme karşısında açık ve inandırıcı bir tutum geliştirmekte yetersiz kalıyor.

Bu sessizlik, siyasetin genellemelerini kolaylaştırıyor.

Suç işleyen bir kişinin Müslüman olması, suçu İslami yapmaz. Fakat Müslüman toplum içinde faaliyet gösteren kuruluşların da şiddet, kadın düşmanlığı, uyuşturucu ticareti ve çeteleşme karşısında açık bir tavır göstermesi gerekir.

Hak, eşitlik ve demokrasi yalnızca devletten talep edilen kavramlar değildir. Toplumsal sorumluluk da gerektirir.

Buna karşılık devletin görevi, suçla mücadele ederken bütün bir dinî topluluğu zan altında bırakmamak ve korku üretmemektir.

İşte bu sınırın Avusturya’da giderek tehlikeli biçimde aşındığı görülüyor.

Müslüman kimliği nasıl sorun kategorisine dönüştürüldü?

Meselenin en kritik noktası, Avusturya Entegrasyon Fonu’nun, yani ÖIF’nin rolüdür.

ÖIF, iltica veya ikincil koruma hakkı bulunan kişilere Almanca öğretmek, onları çalışma hayatına hazırlamak ve topluma katılımlarını desteklemekle görevli, vergilerle finanse edilen bir kamu kurumudur.

Kurum, okuma yazma aşamasından C1 düzeyine kadar Almanca kursları sunduğunu belirtiyor. Aida’nın önündeki Suriyeli çalışanın geçtiği yol da muhtemelen bu sistemin bir parçasıdır: dil kursu, uyum programı ve ardından çalışma hayatı.

ÖIF’nin görevi bu anlamda bir „Feuerlöscher“, yani yangın söndürücü olmaktır. Toplumsal gerilimleri azaltmalı, önyargılarla mücadele etmeli ve yeni gelen insanların topluma katılmasını kolaylaştırmalıdır.

Ancak aynı ÖIF, „Integrationsbarometer 02/2025“ adı altında hazırlattığı tartışmalı araştırmada Müslümanları ayrı bir kabul ve sorun kategorisi olarak ele aldı.

Buradaki temel problem şudur: Müslümanlık bir göç veya oturma statüsü değildir. Bir Müslüman Avusturya vatandaşı olabilir, bu ülkede doğmuş olabilir ve hiçbir göç deneyimine sahip olmayabilir. Buna rağmen „Müslümanlarla Müslüman olmayanların birlikte yaşaması“ şeklindeki bir soru, dinî kimliği başlı başına bir uyum problemiymiş gibi çerçeveliyor.

Devlet araştırmasından parti kampanyasına

ÖIF tarafından üretilen bu tartışmalı veri daha sonra ÖVP’nin siyasi iletişiminde kullanıldı. Paylaşımda şu ifade öne çıkarıldı: „İnsanların üçte ikisinin Müslümanlarla birlikte yaşamayı zor bulduğunu biliyor muydunuz?“

Paylaşımın altında ayrıca „Sıfır tolerans“ sloganı yer aldı.

Fakat sıfır tolerans kime karşıdır? Suç işleyenlere mi? Şiddete mi? Anayasa düşmanlığına mı? Uyuşturucu çetelerine mi? Yoksa belirsiz biçimde Müslümanlara mı?

Sorun tam da bu belirsizliktir. Somut suç ve davranışlar yerine dinî bir topluluk merkeze alınmakta, böylece bütün Müslümanlar dolaylı olarak bir şüphe ve uyumsuzluk kategorisinin içine yerleştirilmektedir.

Burada bir gerçeğin altını çizmek gerekir. Müslümanları toptan damgalayan böyle bir dil, aslında kısa adı ÖVP olan Avusturya Halk Partisi gibi Hıristiyan-Sosyal geleneğe sahip bir partinin 1945 sonrası siyasi kimliğine terstir. Bu gelenek, savaş sonrası Avusturya’sını uzlaşma, toplumsal barış ve dinî hoşgörü üzerine kurmuştu.

Ancak son yıllarda, özellikle 2015 sonrası düzensiz göç dalgasının yarattığı „vatan elden gidiyor“ endişesi, siyasette kışkırtıcı dilin oy getirdiği bir iklim oluşturdu. Bu hassas konular üzerinden korku üretmek, kısa vadede siyasi kazanç sağlıyor olabilir. Ne var ki bu, partinin kendi tarihsel değerlerinden uzaklaşması pahasına gerçekleşiyor.

Daha vahimi, bu siyasi kampanyanın temelindeki verinin özel bir araştırma kuruluşundan değil, vergilerle finanse edilen ve tarafsız olması gereken bir devlet kurumundan gelmesidir. Böylece devlet kurumu ile parti propagandası arasındaki sınır bulanıklaşıyor. ÖIF’nin araştırması, siyasi bir aktör tarafından korku ve seçim kampanyası malzemesine dönüştürülüyor.

Oysa kışkırtma bir çözüm değildir. Ne güvenlik sorununu çözer, ne toplumsal gerilimi azaltır; yalnızca bölünmeyi derinleştirir. Korkuyu körükleyerek belli bir topluluğun „kendiliğinden gideceğini“ ummak büyük bir aldanmadır. Milyonlarca Suriyeli ve Afgan sığınmacıyı ağırlamış bir ülke olan Türkiye’nin deneyimi de gösteriyor ki, bu tür meseleler ancak akılcı, insan onurunu koruyan ve hukuka dayanan politikalarla yönetilebilir — korku siyasetiyle değil.

Bir toplumu birlikte yaşatan şey, ortak korkular değil, ortak kurallar ve karşılıklı saygıdır. Devletin görevi, bu saygıyı zayıflatmak değil, güçlendirmektir.

Paylaşımın altında ayrıca „Sıfır tolerans“ sloganı yer aldı.

Fakat sıfır tolerans kime karşıdır? Suç işleyenlere mi? Şiddete mi? Anayasa düşmanlığına mı? Uyuşturucu çetelerine mi? Yoksa belirsiz biçimde Müslümanlara mı?

Sorun tam da bu belirsizliktir. Somut suç ve davranışlar yerine dinî bir topluluk merkeze alınmakta, böylece bütün Müslümanlar dolaylı olarak bir şüphe ve uyumsuzluk kategorisinin içine yerleştirilmektedir.

Daha vahimi, bu siyasi kampanyanın temelindeki verinin özel bir araştırma kuruluşundan değil, vergilerle finanse edilen ve tarafsız olması gereken bir devlet kurumundan gelmesidir.

Böylece devlet kurumu ile parti propagandası arasındaki sınır bulanıklaşıyor. ÖIF’nin araştırması, sorumlu siyasi parti tarafından korku ve seçim kampanyası malzemesine dönüştürülüyor.

Yangın söndürücü mü, yangına körük mü?

ÖIF bir yandan Suriyeli sığınmacıya şunu söylüyor: „Almanca öğren, kursa git, çalış, kendi ayaklarının üzerinde dur ve topluma uyum sağla.“

Suriyeli genç de bunu yapıyor. Aida’nın üniformasını giyiyor, müşterilere hizmet ediyor, sigorta primi ve vergi ödüyor.

Diğer tarafta aynı kurumun araştırması, onun da içinde bulunduğu dinî topluluğun toplum tarafından ne kadar „zor“ bulunduğunu ölçüyor. Sorumlu siyasi parti ise bu sonucu alıp „Müslümanlarla birlikte yaşamak zordur“ mesajına dönüştürüyor.

Bu, basit bir iletişim hatası değildir. Bu, entegrasyon politikasının kendi inandırıcılığını zedelemesidir.

ÖIF’yi doğrudan „kundakçı“ ilan etmek ağır bir itham olur ve bunu yapmıyoruz. Ancak sorulması gereken açık bir soru var: Kurumun ürettiği araştırma çerçevesi, toplumsal yangını söndürmeye mi hizmet ediyor, yoksa onu büyütmeye mi?

Devletin verdiği örtülü mesaj şu hâle gelme riski taşıyor: „Ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar Almanca öğrenirsen öğren, ne kadar kurallara uyarsan uy; Müslüman olduğun için yine de bir sorun kategorisinin içindesin.“

Böyle bir dil uyumu güçlendirmez. Aidiyet duygusunu zayıflatır ve çalışan, başarılı, hukuka bağlı insanları cezalandırır.

Silinen ve değiştirilen araştırma

ÖIF’nin „Integrationsbarometer 02/2025“ araştırması etrafındaki tartışmayı büyüten başka bir nokta daha bulunuyor.

İlk yayımlanan sürüm 23 Nisan’da internetten kaldırıldı ve 26 Nisan’da yeni bir sürümle değiştirildi. Ancak bu değişiklikler açık biçimde işaretlenmedi, bir sürüm geçmişi sunulmadı ve kamuoyuna ayrıntılı bir açıklama yapılmadı.

Vergilerle finanse edilen ve bilimsel güvenilirlik iddiası taşıyan bir kurumun, siyasi açıdan son derece hassas bir araştırmayı sonradan değiştirmesi hâlinde, hangi bölümün neden değiştirildiğini açıkça göstermesi beklenir.

Silmek, değiştirmek ve yeni sürümü işaretlemeden yayımlamak, sıradan bir redaksiyon işlemi midir, yoksa kurumsal şeffaflık ve kamu güveni meselesi midir?

Bu nedenle ÖIF’ye şu sorular yöneltilebilir: Neler değiştirildi? Değişiklikleri kim istedi? Hangi bilimsel veya hukuki gerekçeyle yapıldı? İlk sürüm neden kaldırıldı? İkinci sürüm neden açıkça „düzeltilmiş sürüm“ olarak işaretlenmedi?

Asıl cinnet burada

Avusturya’nın yaşadığı cinnet, Aida’nın önünde çalışan Suriyelide değildir.

Cinnet, iş gücüne ihtiyaç duyan bir ülkenin, bu ihtiyacı karşılayan insanları aynı zamanda dinî kimlikleri üzerinden şüpheli hâle getirmesidir.

 

Cinnet, suç işleyen gençlerle dürüstçe çalışan binlerce insanı aynı „Müslüman“ torbasına koymaktır.

Cinnet, bir insana önce „Almanca öğren, çalış ve uyum sağla“ demek; bunu yaptıktan sonra da „Toplum senin dinî topluluğunla birlikte yaşamayı zor buluyor“ mesajı vermektir.

Cinnet, tarafsız olması gereken bir kamu kurumunun ürettiği tartışmalı araştırma sonuçlarının, bu kurumdan sorumlu siyasi parti tarafından korku kampanyasında kullanılabilmesidir.

Cafe Aida’nın hafif pembe vitrini, bugün Avusturya’nın iki yüzünü aynı anda gösteriyor.

Birinci yüzünde çalışan, öğrenen ve topluma katılan Suriyeli var.

İkinci yüzünde ise onun dinî kimliğini toplumsal sorun kategorisine yerleştiren devlet araştırması ve bu araştırmadan siyasi kazanç sağlamaya çalışan parti dili bulunuyor.

Beyaz üniformalı Suriyeli çalışan, uyumun başarısızlığını değil, mümkün olduğunu gösteriyor.

Asıl başarısızlık, bu insanı emeği ve davranışıyla değerlendirmek yerine, Müslüman kimliği üzerinden topluca ölçen ve damgalayan sistemdedir.

Hocam, işte Aida yazınıza eklenebilecek bölüm. Öfkenizi taşıyor ama sizi vurmuyor — suçu bireye, damgalamayı sisteme, sessizliği temsilcilere bağlıyor. Her cümle savunulabilir.

ÖIF, son yıllarda yılda iki kez, adına „Integrationsbarometer 01“ ve „02“ diyerek ve yılını ekleyerek, vergilerle finanse edilen ve „bilimsel kamu araştırması“ olarak sunulan metinler yayınlıyordu. Bu metinlerin dili, çoğu zaman uyum terminolojisi üzerinden Müslümanların ve sığınmacıların ne kadar „sorunlu“ olduğunu ölçen bir çerçeve taşıyordu.

Screenshot

Son sayı olan Integrationsbarometer 02/2025’e yönelik — bir bölümü belgelerle ortaya konan — ağır eleştiriler, kamuoyunda geniş yankı buldu. İşte tam burada dikkat çekici bir gelişme var: Son altı yıldır yılın ilk barometresi düzenli olarak Nisan ile Haziran arasında yayınlanıyordu. Ancak bugün, 16 Temmuz 2026 itibarıyla, Integrationsbarometer 01/2026 hâlâ yayınlanmış değil.

Bunun nedenini bilmiyoruz. Belki bir gecikmedir, belki başka bir sebep. Ama sorulması gereken açık bir soru var: Bu yıl, altı yıldır aksamayan bir yayın düzeni neden ilk kez bozuldu? 2026’da bir Integrationsbarometer yapılacak mı; yapılacaksa hangi kurum tarafından, hangi bütçeyle? Umarız bundan sonrası, damgalayan bir dille değil, ÖIF’in asıl görevi olan gerçek entegrasyon çalışmasıyla devam eder.

Favoriten: bir mahalle, iki gerçeklik

Viyana’nın en kalabalık ilçesi Favoriten, 250 bine yaklaşan nüfusuyla bu tartışmanın en keskin yaşandığı yerdir. Yerli Avusturyalıların ve başta Türkiye kökenliler olmak üzere on yıllardır burada yaşayan göçmenlerin yanı sıra, son yıllarda gelen sığınmacılar da bu ilçede yoğunlaşıyor.

Burada gerçek bir sorun var. Bazı gençlerin karıştığı uyuşturucu ticareti, şiddet, cinsel saldırı ve çeteleşme olayları, mahalle sakinlerinde haklı bir korku ve öfke yaratıyor. Bu korkuyu küçümsemek yanlıştır. İnsanların güvenli bir mahallede yaşama, çocuklarını korkmadan parka gönderme ve kamusal alanı huzur içinde kullanma hakkı vardır. Suç işleyen herkes, kökeni ve dini ne olursa olsun, hukukun öngördüğü ağır sonuçlarla karşılaşmalıdır.

Fakat asıl mesele burada başlıyor: Suç işleyen bireylerle, aynı mahallede dürüstçe hayatını kuran, çalışan, vergi ödeyen on binlerce insanı ayırmak gerekir. Bir çetenin işlediği suç, bütün bir dinin suçu değildir.

10. Viyana Favoriten’de bir tramvay durağında yaşanan ve Ünsal Media tarafından paylaşılan olay, sosyal medyada geniş tartışmaya yol açtı. Bu tür görüntüler çoğu zaman anında köken üzerinden okunuyor — ki bu yazının dikkat çektiği tehlike de tam olarak budur.
https://www.facebook.com/reel/1300293745101811

Damgalama nasıl üretiliyor?

Avusturya’daki sağcı siyasetin bir bölümü tam da bu ayrımı siliyor. Tek tek suç olaylarını „Müslümanlık“ kimliğine bağlıyor, bütün bir dini topluluğu şeytanlaştırıyor ve insanların dinleri yüzünden şu ya da bu özelliğe sahip olduğunu ima ediyor. „Politischer Islam“ gibi tanımsız bir kavram, her suçu açıklayan sihirli bir etikete dönüştürülüyor.

Bu damgalamanın en tehlikeli yanı, artık yalnızca siyasi söylemle sınırlı kalmamasıdır. Vergilerle finanse edilen, tarafsız olması gereken kamu kurumları, çanak sorularla hazırlanmış sözde bilimsel araştırmalar yayınlıyor. Ardından bu sonuçlar, siyasi aktörler tarafından nefret üretmek için sosyal medyada dolaşıma sokuluyor. Devlet araştırması, parti kampanyasına; parti kampanyası da sokaktaki öfkeye yakıt oluyor.

Bu döngü tehlikelidir. Çünkü toplumsal gerilim böyle beslenir. Bir mahalledeki gerçek güvenlik sorunu, bütün bir dini topluluğa karşı genel bir düşmanlığa dönüştürülürse, sonunda kimse kazanmaz. Ne güvenlik sağlanır, ne adalet. Sadece bölünme derinleşir. Bu gidişata karşı hepimizin uyanık olması ve açıkça uyarması gerekir.

Peki temsilciler nerede?

Ancak sorumluluk yalnızca devlette ve siyasette değildir. Kendini „Müslüman temsilcisi“ ilan eden, Afrika’ya ve başka ülkelere kurban ve yardım için bol bol para toplayan kimi kuruluşlar, iş suç, şiddet, uyuşturucu ve çeteleşme karşısında net bir tavır göstermeye gelince sessiz kalıyor.

Bu sessizlik masum değildir. Çünkü tam da bu suskunluk, siyasetin genellemelerini kolaylaştırıyor. Suç karşısında açıkça, „bu bizim değerlerimiz değildir, bu davranış kabul edilemez“ diyemeyen bir temsilci, farkında olmadan damgalamaya zemin hazırlıyor. Üstelik bu kuruluşların çoğu, eleştiriye gelince son derece alıngan; ama sorumluluk almaya gelince ortada yok.

Arsızlığın anlamı yok

Hak, eşitlik ve demokrasi yalnızca devletten talep edilen kavramlar değildir; aynı zamanda toplumsal sorumluluk gerektirir. Devlet, suçla mücadele ederken anayasal koruma altındaki yaklaşık 800 bin kişilik bir dinî azınlığı toptan zan altında bırakmamakla yükümlüdür. Bir topluluğu “Frankenstein–Drakula” benzeri imgelerle şeytanlaştırmak, hem hukuken hem vicdanen kabul edilemez.

Öte yandan, kendini bu topluluğun temsilcisi ilan edenlerin de sorumluluğu vardır:

Suç ve yanlış karşısında korkusuz, açık ve net bir duruş sergilemek.

Hem sorunlar karşısında sünepelik göstermek hem de ortada sanki toplum tarafından seçilmiş bir temsilciymiş gibi şov yapmak, yalnızca kişisel veya grupsal maddi–manevi çıkarları “Müslüman ve İslam temsilcisi” adı altında kovalamak, insanları rahatsız ediyor ve kamu vicdanını yaralıyor.

Kimse sizi seçmedi.

Kimse “bizim adımıza konuşun” demedi.

Bu nedenle arsızlığın anlamı yok.

İki taraf da görevini yapmadığında, bedeli en ağır biçimde ödeyen, o mahallede dürüstçe yaşamaya çalışan sıradan  ve sade insanlar oluyor.

.

 

Andreas Günes

Redaktion, Türkische Allgemeine

Picture of Andreas Günes

Andreas Günes

Redaktion, Türkische Allgemeine
Sie haben das Ende erreicht